29 Ekim 2010 Cuma

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun


Korkakları bir kez daha korkutan, Cumhuriyetin varlığını vurgulayan bugün hepimize kutlu olsun...

14 Ekim 2010 Perşembe

KADER DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?

Her başarısızlıkta “kader napalım” diyen, ama başarılı olduğunda bunu “kader” ile bile paylaşmayan insanoğlu, ciddi anlamda, felsefecilerin, din bilginlerinin, edebiyatçıların kelimeleri dışına çıkıp düşündüler mi gerçekten acaba “kader değiştirilebilir mi” diye?

İlginç ama bugünlerde Fikri Mühim* bu konu için bir forum sayfası açtı. Kader değiştirilebilir mi? sorusuna verdiğiniz cevap ile girdiğiniz sitede, değiştirilebilir ve değiştirilemez diyenlerin ilginç yorumları var. Benim en çok dikkatimi çeken nokta değiştirilebilirliğine inancın şu an ki oranla %63 olması. Çünkü geçen sene ülkemizde bir basın kuruluşu tarafından yapılan ‘ülkenin geleceğini nasıl görüyorsunuz’ araştırmasında, ülkenin ve dolayısıyla kendini geleceğini olumsuz gören cevaplar ağırlıktaydı (bu şekilde açıklanmıştı sonuçlar). Yani ülkede geleceğini göreceli olarak değiştiremeyeceğini düşünen bir çoğunluk var,
ama yine çoğunluk iş kendi kaderine geldi mi değiştirilebilir buluyor; ironik. Bu nedenle forumu incelerken daha çok değiştirilebilir diyenlerin yorumlarını merakla okudum.

En ilginç (belki de doğru kelime ironik olmalıydı) gelenlerden bir ikisini paylaşmak isterim;

“Kader degistırdıgımızı sanıyoruz fakat asıl kaderımız o degıstırdıgımız dır...”

“şöyleki Kader çizgisi Allah tarafından çizilir ve biz bu çizginin dışına çıkamayız.Ama hayat bizim hayatımız bize verilen bir sınav süresi kağıdı istediğimiz gibi doldururuz ister iyi ister kötü sonucun katkısı bize.Yaptığımız hal ve hareketler ise bu çizgiye yön verir yanlızca.Oturduğumuz yerde kaderin bizi bulmasını bekleyemeyiz bunun için bi uğraş bi çaba harcamalıyız desemde kendim çok kaderceyim.İstediğimiz gibi değildir çoğu zaman kabul ama ona ayak uydurabiliriz yada o bize ayak uydurabilr:)Gidişatımızla belirleriz bunu kaderinizi beklemeyin benim gibi hayatınız beklemekle geçer:)))”

Benim yorumum mu? Bence kader dediğimiz şey başlangıcı ve sonu belli bir güzargahta istediğiniz yoldan gitme özgürlüğüdür. Bir boyama kitabını boyamak gibi; bazı çizgiler vardır geçemeyeceğiniz ama resmi çerçevesi mi belirler, yoksa içindeki boyama mı? Hayatı çerçeveden ibaret görüyorsanız hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinize inanırsınız, buda yetmez insanları da umutsuz hale sokmak için etrafta bir huzursuzluk makinası gibi gezersiniz, ama boyamaysa/renklerse resmi resim yapan sizin için, o zaman başlarsınız hayatınızı boyamaya.

Ahiret ile ilgili çeşitli formlarda da bildik gelecek bir kıssa vardır hatırlarsınız;
Bir gün Hz. Ali Efendimiz, namaz kılmış giderken müşriklerden biriyle karşılaşır. Müşrik Hz. Ali Efendimize şöyle der: “ Ya Ali! Şu sizin halinize bakıyorum da düşünüyorum. Ahiret var, insan bu dünyada yaptıklarından bir bir hesap verecek diye, namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz; Cennet var, Cehennem var diyorsunuz... Ben bunların hiç birine inanmıyorum. Hem aramızda ne fark var, sende yaşıyorsun, bende yaşıyorum. Sizin bu kadar çabanız nedir? Her gün vaktinde namaz kılacağım, oruç tutacağım diye bu kadar çaba niye? Hz. Ali Efendimiz bütün bunları vakar ve sükûnetle dinledikten sonra şu cevabı verir: “ Farzet ki, öldükten sonra dirilmek yok. Bizim imanımız var. Farzet ki senin dediğin gibi dirilmek yok. Senin dediğin çıkarsa, o zaman ben bu yaptıklarımdan ne kaybederim. Namaz kılıyorum, dinimin emrini yerine getiriyorum, oruç tutuyorum. Bunlar benim kulluk vazifemdir. Bundan dünyada hiçbir zarar görmüyorum. Ahirette bir zararım olur mu, ne dersin?... Adam biraz düşündükten sonra, olmaz, dedi. Oruç tutuyorum. Burada senin gözünde bir zarar görüyor musun? Hayır der. Zekat veriyorum, hem dinimin emrini yerine getiriyorum, hem de fakir, muhtaç insanlara yardım etmiş oluyorum. Bundan benim kaybım olur mu? Ne dersin? Adam hayır, olmaz, der. Ya ahiret varsa! Burada yaptıklarında hesabı varsa, imandan, namazdan, oruçtan, zekattan haktan, hukuktan, insan yaptığı işlediği her davranıştan hesaba çekilirse, ya bütün bunlar varsa! Ki var. O zaman ey adam, o zaman senin halin nice olur?

Kıssadan hisse: ya kaderi değiştirebiliyorsak gerçekten ve bir ömrü değişmeyeceğine inanıp geçirmişsek, ömrümüzün son demi pişmanlıklarla dolu olur.

Bu ilginç foruma sizde bakmak, katılmak, yorumda bulunmak isterseniz
buraya tıklamanız yeterli olacaktır.

Sevgiler,

Tuğba Makina – Ekim’10

*
Fikri Mühim : WOM (Word of Mouth) pazarlama strajesine dayalı bir nevi online araştırma şirketidir.

-Not: aldığım yorumlarda imla dahil hiçbir düzeltme yapmadım.

2 Ekim 2010 Cumartesi

EKİM GELDİ ŞEHRE NEFES GELDİ

Paslanmıştık, bir rehavet çökmüştü ki sormayın... Deniz, kum, güneş, eğlence derken bitti yaz. İşin doğrusu çok da güzeldi bu yaz ama festival havasını, tiyatro bileti bulmaya çalışmayı çok özledim şahsen. Ekimin geldiğinin farkına, Film Ekimi afişleri ile Devlet Tiyatroları açılış bültenini gördüğüm anda vardım.

Sinemalar yeni vizyona girenlerle canlanırken, Film Ekimi biletleri 2 Ekimde satışa çıkıyor, 1 Ekimde ki ilk oyunuyla Devlet Tiyatroları perdeleri 2010-2011 sezonuna açıyor, 23 Eylül’de başlayan Akbank Jazz festivali 12 Ekime kadar devam ediyor ve ayın son günü Kitap Fuarı açılıyor, daha da listemize sığmayanlar var ...

Film Ekimi

Festivallere aşina olmayan ama katılmak isteyenlerin çoğundan “çok sanatsal, açmaz beni” gibi önyargılar duyarsınız. Burda işin acı yanı sanatsallıkla-sıkıcılık aynı eksende değerlendirilir. Böyle düşünenler için diyebilirimki, Film ekiminde ki filmler diğer festivallere göre vizyona daha yakın; vizyonun kalitelilerinin toplaması belki de.. Filmlere gelince benim seçtiklerim;

Seni Seviyorum New York/ New York I Love You: ABD yapımı. Orlando Bloom, Hayden Christensen, Natalie Portman, Uğur Yücel... gibi oyuncuların yer aldığı, aralarında Fatih Akın’ın
da bulunduğu 11 yönetmenle çekilen film, gösterimin beklenenlerinden. Film için programda yer alan tanıtımı aynen size aktarmak istiyorum “Paris, Seni Seviyorum'la aynı fikirden yola çıkan bu filmin inanılmaz bir yönetmen ve oyuncu kadrosu var. Günümüzün en yaratıcı on bir sinemacısının kamerasından hiçbir zaman uyumayan, New York kentinde apansız, şaşırtıcı, heyecan verici, seksi, eğlenceli, akıldan çıkmayan, insa
nları birbirine bağlayan tutkular ve aşk öykülerini izlemeye doyamayacaksınız”.

Tehlikeli Yol / ROUTE IRISH: İngiltere-Fransa-İtalya-Belçika-İspanya ortak yapımı olan film, iki Liverpool’lu arkadaşın iş için gittikleri Irak’ta, arkadaşlardan biri
nin Bağdat Havaalanı'nı ABD ve İngiliz ana üslerinin bulunduğu Yeşil Bölge'ye bağlayan "Route Irish" adı verilen yolda öldürülmesi ile başlayan intikam-arayış öyküsü üzerine kurulu.

GÜZEL BİR HAYAT DÜŞLERKEN/CIRKUS COLUMBIA: Bosna Hersek-Frans
a-İngiltere-Almanya-Slovenya-Belçika-Sırbistan ortak yapımı olan film, Romantik ve dramatik bir aşk hikayesini anlatıyor. Balkanlarda komünist rejim sonrası demokratik hükümetin başa geçmesi ile başlayan film, savaş döneminin kapıya dayanması ve her şeyin çözümleneceğine inanan karakterlerin hayatlarının, yeniden altüst olmasını ve bu talihi yenmeye çalışmaları üzerinde kuruluyor.

HER ŞEY GÜZEL OLACAK /ALTING BLIVER GODT IGEN: Danimarka-İsveç-Fransa ortak yapımı olan filmde, yazmaya başladığı savaş filmi senaryosunu bir türlü bitiremeyen bir senarist Arap asıllı bir gence araba ile çarpar ve olay yerinden kaçar; fakat çarptığı adam herhangi biri değildir, Irak ile ilgili Danimarka hükümetini sarsacak sırları olan biridir. Film kısac paniğe kapılan senaristin hayatını mahvediş hikayesi.

Devlet Tiyatroları perdelerini açıyor

1 Ekimde perdelerini 2010-2011 sezonuna açan Devlet Tiyatroları, sezona geçen seneki kadar
tantanayla girmedi. Hatırlarsınız geçen sene “60. yılda 60 yeni oyun” sloganı ile perdelerini açan
ve bazı oyunları ile tiyatro sevenleri hayal kırıklığına uğratan ve “az ama öz” olsun dedirten bir bollukla(!) perdelerini açmıştı, Devlet Tiyatroları. Bu sezon ağırlıklı olarak eski sezonun oyunları ile perdeleri açmalarına karşın, ilerleyen zamanlarda birçok yeni oyunla karşımıza çıkacaklar.

Ekim ayı gösteriminde ve benim gözümün önünde olanlar: Tiyatro festivalinde de yer alan “Ölüleri Gönüm”, uzaktaki bir ülkeyi işgal eden Amerikan askerlerinden ölenlerin bir kısmının dirilmesi ve yaşarken sorgulayamadıklarını sorgulamaları ile geçen, başarılı performanslar ve kurgusu ile bir kez daha gitmek istediğim bir oyun; Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar’ın oynadığı Profesyonel ; Cezmi Ersöz’ün “Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk”; Aziz Nesin’in “Ne dersin Azizim” açılışın diğer oyunlarından. Benim ilk biletim, bu Pazar “Kendi kendine konuşmaktır Aşk”a.

Ve biraz Jazz

Akbank Jazz festivali her seneki gibi dolu dolu, performansların yanı sıra festival kapsamında
atölyeler, paneller ve film gösterimleri var. Jazz festivalinin vazgeçilmezleri
İlhan Erşahin, Oğuz Büyükberber, İmer Demirer’in yanı sıra Diane Schuur, Nils Petter Molvaer, Wax Tailor... gibi birçok başarılı performans vardı Eylül’de. Festivalin Ekim ayağında, Akbank Sanat Kafe’de akşamüstü caz, Evan Parker & KonstruKt, Düşler Akademisi, Oğuz Büyükberber Solo,Cazlı Brunch’lar, Dünya Çikolata Şampiyonu Mickael Azouz ile "Çikolata ve Caz Atölyesi"... gibi birçok etkinlik var. Wax Tailor, Cazlı Brunchlar, İmer Demirer ve Evan Parker & KonstruKT kaçmaması gerekenlerden.

Sinemalarda...

Uzun süredir beklediğim üç boyutlu animasyon bu hafta gösterime girdi, Baykuş Krallığı Efsanesi XpanD 3D / Legend of theGuardians; kahraman olmayı hayal eden bir baykuşu anlatıyor.

Borsa : Para Asla Uyumaz/ Wall Street: Money Never Sleep; Michael Douglas’ın başrolünde olduğu ve küresel finansal kriz olurken genç bir yatırımcının iki aşamalı bir görev için eski bir borsa uzmanı ile anlaşması ve peşinden gelen olaylar silsilesini konu almakta. Konusu itibari ile özel ilgi alanım olduğundan, iyi çekilmiş aksiyon ve dram filminlerinin tadının hiçbir şeyde olmadığını düşündüğümden, listemin ilk sıralarında yerini alıyor.

3 boyut furyasına birde Türk filmi katıldı; “Cehennem”. Konu itibari ile insanların içindeki cehennemleri göz önüne sermeye çalışan film, korku türünde olması ile pek benim tarzım olmasada, bizdeki ilk örneği olması açısından merak ediyorum.

Kitap Fuarı

Ayın son gününede rastlasa Ekim’de İstanbul Kitap Fuarı başlıyor; 30 Ekim – 7 Kasım arası gerçekleşecek olan organizasyon her yıl ki gibi, Beylikdüzü Tüyap’ta olacak. Fuarda yine birçok yayınevinin yanısıra Art İstanbul sergisini de görebileceğiz.

Ekim yine tüm doluluğu ile geldi hayatımıza, bazen yoğunluk nefesimizi kesecek kadar bile olsa, o sırada yaşadığımızı hissettiriyorsa ne mutlu bize.

Her ne kadar küresel ısınma ile mevsimlerimiz birbiri içine geçmiş ve biz mevsimleri hissedemediğimizi söylesek dahi herkese güzel sonbaharlar dilerim.

Sanat ve mutluluk dolu bir Ekim olsun.

Tuğba Makina – Ekim’10 - İstanbul

29 Ağustos 2010 Pazar

İHANET


Hiç bir zaman olması gerektiği gibi değiller, yakın bile değiller.
Birbiri arkasında yaşadığımız bu hayatlar,
tarih olarak yığılmış, türlerin israfı,ışığın ve yolun tıkanması,
olması gerektiği gibi değil,
hiç değil, dedi.

Bilmiyor muyum?
diye cevap verdim.
Uzaklaştım aynadan.
Sabahtı, öğlendi, akşamdı.

Hiçbir şey değişmiyordu.
Her şey yerli yerindeydi.
Bir şey patladı,
birşey kırıldı,
bir şey kaldı.

Bukowski

Elleri saçlarında, öylece bakıyordu aynaya, yüzünde ifade yoktu. Gözleri ile aynadaki yansımasını takip ediyordu, karşısındaki sanki bir yabancıydı; daha önce hiç karşılaşılmamış bir yabancı. Parmakları ile saç uçlarını tarıyor , aynadaki yüzün hatlarına hayranlıkla bakıyordu. Ne kadar da güzeldi, kendine iltifatlar yağdıracak ve bunu kimsenin yadırgamayacağı kadar duru bir güzelliği vardı. Neye yarardı? Soğuk bir gülümseme yayıldı bir anda tenine, aslında gülümsemeye hiç de benzemeyen bir şeydi yüzündeki.

Zihninde olanlar dışında bir şey değildi tüm bunlar, her şey düşünceden ibaretti. Bu durumda nasıl oluyordu da, olanlar daha üzerlerinde rütuş yapamadan kontrolünden çıkıyordu. Oysa, ne kadar çok istemişti olanları çok daha önce sonlandırmayı.

Saçlarını bıraktı, sırtını dikleştirdi, ellerini kontrolsüzce dizlerine bıraktı, tuvalet aynasının üzerindeki fotoğraflara baktı, ne kadar da gereksizdi fotoğraflar. Düşündü, bir zamanlar her anın fotoğraflanmasını isterdi... Şimdi ise fotoğraflar olmamalıydı. Yaşananların tek kanıtı, içinde duran bir yün yumağı gibi birbirine sarılmış hikayelerden ibaret olmalıydı; öyleki red ettiğinde kanıtlamaya yetecek hiçbir şey kalmamalıydı.

Olanlar durgun bir deniz gibi serilmişti karşısında ve biliyordu ki, bu hayat ona ait değildi. An gelipte tüm bunlara inanabilecek miydi diye düşünüyordu uzun zamandır. Red ettiğinde gerçeği, ortadan kalkacağına inanbilecek miydi? O’nun gibi...

Dikkatlice aynaya baktı, yataktaki yansımasını gördüğü adamı bir zamanlar sevmiş olamazdı. Gerçeği red edebilen birini, hayatına, yatağına kadar alabildiğine, ona hak etmediği bir dürüstlüğü, hakkıymış gibi verdiğine inanamıyordu. İnanmayı red ettiğinden, yanlış gördüğünü düşünmek isteyişi yüzünden aynı odadalardı şu an. İkiside, red ediyordu bir şekilde.

Bir başka bedene değen tenin, kendi bedenine değmeye cesaret edip edemeyeceğini merak etmişti hep. Şimdiye kadar dürüst davrandığını düşündüğü bir teni, başka bir tene değdiğini bilirken nasıl karşılayacaktı şimdi?

Yeniden aynada kendine baktı, buz gibiydi hatları, hissiz. Kalktı, yatağa yöneldi, pikeyi sıyırıp bir yalanın yanına uzandı. Neyi test ediyordu? Neye hazırlık yapıyordu? Kendi içinde bile net değildi. Yatağındaki yabancı bir şeyler söylüyordu, seçemiyordu kelimeleri, duyduğu sadece uğultuydu. Yüzüne baktı, gördüğü şey gülümsemeye benzemiyordu ama teknik olarak gülüyordu. Değişik bir şey geziyordu yüzünde dışa vurulmaya çalışılan ama içeri duyulan bir kin gibi. Bulaştırmak istercesine içindekini, elini kadının tenine değdirdi adam. Bir iğrenti ile irkildi ve hiçbir şey söylemeden kalktı yataktan kadın. Adamın yüzü dalgalanmış, çıkarttığı uğultu gittikçe boğuklaşmaya başlamıştı.

Kapıya yönelen kadın odadan çıkarken, yataktaki yarı doğrulmuş adama baktı; yüzünde hiçbir his yoktu, içinde de. Emin olmaktan ilk kez bu denli rahatsızdı sadece. Tek kelime etmedi, bir an “neden böyle davrandığını” soran sesi uğultudan ayrıştırdığında, güldü; katıksız, neşesiz ama tam bir gülüştü üzerindeki, karşıdakini çıldırtabilecek kadar gerçek bir gülümseme. “Git” dedi. Bunu söylemiş miydi? yoksa zihnindeki seslerle mi karıştırmaya başlamıştı olanları? Seçemedi. Kendi sesini duymak istercesine tekrarladı ardından “Git!” ve ekledi, “İnsana karşı duyduğum saygıyı yitirmeme sebep olmadan git!” .

Tuğba Makina'10 (Defter arasında bulunmuş 2008 yılına ait bir taslak ve 2010'da getirilen devamı...)

*Resim : Edgar Degas - Aynanın Önünde 1885-6 pastel boya 49x64cm

26 Temmuz 2010 Pazartesi

KELEBEK ZAMANI

Temmuz geçti gitti bile, Ağustos geliyor şehre ama iki yaz ayını toplasanız, bir Ekim yapmıyor etkinliklerin ahengi açısından. Yaz aylarının kokusu başka oluyor İstanbul’da, zaten aidiyetten uzak olan şehir garip bir rehavet halinde savuruyor içindekileri.

Hiç mi bir şey yok ki demeyin şimdi; var tabii hem de büyük organizasyonlar. Fakat yazın şehir o kadar dağınıkki, ya istediklerinizle o ortamı paylaşamıyor yada organizasyon sırasında siz gidemeyecek yerlerde oluyorsunuz.

Caz Kokusu

Temmuzda Buika performansı ile biten Jazz Festivali vardı ki, tatil planımla çakıştığı için beklediğim çoğu etkinliğe katılamadım yazıkki. Grace Jones’un harika sahne şovları ve güçlü sesi, Seal ve illa ki Jazz vapuru festivalin en gözdeleriydi, Buika’yı da es geçmemek lazım tabii.

Opera Şehre İndi

Saraydan Kız Kaçırma, Zaide, Fatih Sultan Mehmet , Köroğlu operaları ile bu yıl DenizBank sponsorluğunda ilki düzenlenen organizasyon, eleştirmenlerden iyi not almasada, beklenenden fazla ilgi gördü.
Organizasyonun gözdesi Saraydan Kız Kaçırma’nın biletleri satışa çıktıktan kısa süre sonra tükendi.

Yalnız, benim organizasyonda anlam veremediğim bir yan vardı; İstanbul’da zaten belli bir opera kitlesi var, böyle bir organizasyon düzenlenirken, “şehre inmesi”ndeki mana bu kitlenin dışındakileri çekebilmek olmalı fakat bunun için tek yapılan bol reklamdı; ne bilet fiyatları ne de organizasyon mekanları her zamanki opera konsepti dışındaydı. Umarım organizasyona doğru reklam-organizasyon stratejileri ile devam edilebilir ve opera festivali olarak devamı getirilebilir de şehre güzel bir festivalde daha eklenmiş olur.


AkSanat yaz aylarında da kapanmıyor

21 Temmuz’da Aksanatta 29. Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi açıldı. Sergide, Nermin Adanır, Tansu Akmansoy, Hasan Salih Ay, Müge Bilgin, Sibel Horada, Gülderen Depas, Ferit Furuncu, Aslıhan Özdemir, Emrah Şengün, Ayşe Topçuoğulları, Deniz Üster’in eserleri yer almakta.

Akbank 7. Kısa film festivali başvuruları başladı, başvurularda 4 Aralık 2010 son tarih.

Rumeli Hisarında tiyatro

Zincire Vurulmuş Prometheus, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Ruhr 2010, Stiftung Zollverein ve Atina Festivali’nin ortaklığında gerçekleşen PROMETHIADE projesi kapsamında, İstanbul 2010 Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliğinin yapımcılığında Uluslararası alanda üne sahip Theodoros Terzopoulos yönetmenliğinde”* , Yetkin Dikinciler ve Türk – Yunan oyunculardan oluşan kadrosuyla 26-27-28 Ağustos tarihlerinde, Atina festivalinden sonra sadece 3 oyun için Rumeli Hisarında olacak.

Konserler

31 Temmuzda Kozzy ile Natalie Cole, True Blue Loca’da yalnızca 8 kişiye şarkı söyleyecek, bilet fiyatları dudak uçuklatacak cinsten; biletixde bilet fiyatı 1,575.00 TL.* Konser performanslarını çok merak ediyorum açıkçası.

Turkcell Kuruçeşme arena konserleri 28 Temmuz – 7 Ağustos arasında gerçekleşecek. Benim seçtiklerim, Anadolu Ateşi ve Funda Arar.

Sinemaya can gelmiyor

Suçu DVD’lere mi atmalı (bizi filme doyurdular), yoksa krizlere mi, emin değilim ama sinema sektöründe yolunda gitmeyen bir şeyler var. Gelen filmlerin hepsi birbirini tekrar eden nitelikte. Yeni bir bakış açısı, yeni bir çekim barındıran bir tek film gözükmüyor; vampirler, dünyayı kurtarmaya çalışan iyi insanlar ve aşıklar... hep sonu tahmin edilebilir şekilde karşımızdalar. Konuları geçtimde, konular öyle bir film haline getirilseki bizde “işte bu” desek keşke.

Alacakaranlık kuşağı devam ediyor, serinin 3. filmi olan Tutulma (Eclipse), temmuz başında gösterime girdi, çıtır çerez niyetine bir film serisi bu vampir efsanesi, “aşk her koşulda” diye diye üç bölümdür aynı şey etrafında dönüyor.
Leonardo Di Caprio’nun başrolünde oynadığı Başlangıç (Inception)’ın eleştirileri oldukça iyi yönde, bilim kurgu – aksiyon tarzındaki filmin IMDB’deki notu 9.3/10.
Büyük Hata (Chloe) , ABD – Fransa- Kanada ortak yapımı olan, Julianne Moore’un başrollerinde oynadığı, gerilim – dram türündeki film 2009 yapımı olmasına rağmen gösterime yeni düşenlerden.

Yaz zamanı bana ne yapsam yetmiyor, etkinliklerin yoğunluğunun azlığına inat içimdekiler daha çok şey görmek istiyor. İçimde kelebekler mi var ne :)

Keyifli günler dilerim.

Tuğba Makina

* Biletix etkinlik tanıtımından alınmıştır.
*Diğer kategori fiyatları 60-150 TL arasındadır, fiyatın âfâkiliği yüzünden yazı içinde yalnızca loca fiyatı verilmiştir.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Siz Hiç Yunus Diye Bir Şey Duydunuz Mu?


Uzunca bir süredir, sizde “Siz hiç yunus gördünüz mü?” yazan ya da en büyük akvuryama sahip olduğu ile övünen afişler görüyorsunuzdur her yerde. Yunuslar, balinalar ve diğerleri... o akvaryumlara konulabilmek için ses dalgaları ile kandırılarak bir havuza ya da sahanlığa çekiliyor ve ardından eğitmenleri tarafından seçilenler, hunharca yakalanarak ait oldukları (!) akvaryuma götürülüyorlar.

Neden?

Ee görmek lazım çünkü onları da, ee ama çok da yorulmadan görsek, neyse parası veririz canım, hem çocuklarda görmüş olur doğada neler olduğunu. Görsünler tabii, görün tabii, bakın bakabildiğiniz kadar, çünkü çok da uzun olmayan bir süre sonra, sayemizde ait oldukları yerde ,doğada, olmayacaklar.

Bu balıklar toplu intihar ediyorlar. Çünkü beraber yaşadıkları canlıları birileri seyirlik olsunlar diye, yanlarından alıyor.

Bunlar bize duyurulanlar, duymadığımız kısmın daha büyük olduğuna şüphem yok. Aynen terörist saldırılarda ölen asker sayısı gibi küçültülerek söylenebiliyor olanlar. Neden durmuyor, durdurulmuyorlar peki?

İktisatçılar ve siyaset bilimciler çok daha yakından tanır bu senaryoyu. Erk sahibi (bunun için Mahir Kaynak’ın sevdiğim bir tanımlaması vardır - gezen iktidar: bu iktidar belli bir zümre ırk veya başka bir ayrıma değil ortak amaca hizmet edenlerden oluşur) piyasayı ve piyasanın asalaklarını kendi üretir ya da üreyeni merkez kaç kuvvetiyle etkiler. Ülkeler menfaatleri gereği hiçbir pisliğe sesini çıkarmıyor zaten, bu konuda hiçbir milletin ülkesinden ümidi yok sanırım, peki ya Greenpeace , Unicef ... tarzı çok uluslu sivil toplum kuruluşları (-ki ben bunlara hatır kuruluşları diyorum) ? STK’ların işlevi devletlerin yetişemediği yerlerde sivil hayatı ve toplumsal düzenin işlerliğini korumak değil miydi?

BP ’ nin pazardan silinmesi gerekliliğine inanan birileri ortaya çıkana ve katlettiği hayvanların haberinin yayınlanmasına sebep olana kadar, nerdeydiler peki? Neden seslerini daha çok yükseltmediler zamanında?

Doğal Hayatı koruma fonları/dernekleri nerdeler? Nesilleri tükenen hayvanları listeliyor ama doğal hayatından koparılmasına engel olmuyorlar.

STK’lar, yardım fonları, kulüpler... merkezkaçın çekim etkisi midir? Tavşan ve tazı oyununun masum (!) oyuncuları olduklarından mıdır? Bilinmez , yaptırım uygulatmayacak kadar konuşuyorlar. Bu kadar büyük bir kitleye sahip kuruluşlar, ki bir ülke parlementosunda bu kadar insan yok, nasıl bu kadar sessizleştirilebiliyor? Oda ayrı bir ironi tabii.

İşin birde psikolojik ve sosyolojik boyutu var

Her şeyi sanal aleme teknolojinin gelişimine yoranlar, bu tarz olaylara da eleştirel gözle baksalar keşke. Her istediğini alma, hapsetme, istediği gibi sergileme, bir canlıya cebir uygulama, onu hayat alanından koparmanın normal olduğuna inanan ve bunun özgürlüğü olduğunu düşünen bir insanlık büyüyor. Bir yunusu zorla bir akvaryuma hapsetmekle, bir insanı alıp bir yere kapatma arasında hiçbir fark yok.

“Yapılacak bir şey yok madem, düzen bu, biz mi düzeltebileceğiz” diyebilirsiniz ama ben bu tarz etkinliklere katılmayarak bu ticaretin karının eritilebileceğini, bu pazarın yok edilemese bile küçültülebileceğine inanıyorum. Bu ticaret artar ve doğal hayatından koparılan hayvanlar üzerinden ticaret yapılmaya devam edilirse, “Siz hiç yunus gördünüz mü?” yerine “Siz hiç yunus diye bir şey duydunuz mu?” yazıları okumak zorunda kalacak dünya.

Tuğba Makina'10

31 Mayıs 2010 Pazartesi

SICAK HAZARAN

Mayıs’tan kalanlar...

Güzel bir Mayıs geçirdik, sahne tozları soluklarımızı açtı. Festivallere olan zafımdan mıdır bilinmez, tiyatro festivalinde az sayıda da olsa katıldığım etkinliklerden memnun ayrıldım. Festivalin başarılı gösteriler barındırmasından ziyade festival ortamı beni bağlıyor, gösteriler sonunda insanları izlemek, profesyoneller ve sade izleyecilerden aynı anda kulağıma çalınanlar...

Tiyaro festivali kapsamında gittiğim oyunlardan en çok Irwin Shaw’ın “Ölüleri Gömün” adlı oyununu beğendim. Devlet tiyatrosunun sergilediği oyunda oyuncuların performansları, dialoglar, sahne çok başarılıydı, tabii birkaç eksik vardı ama söz etmeye değmeyecek kadar ufak şeylerdi. Birkaç kez daha izleyebileceğim bir oyun benim için. Oyunla alakalı olmasa da, oyun öncesinde yaşadığımız bir şeyi paylaşmak isterim; yerimiz gösterildikten sonra, koltuğumuza bakarken Serezli çiftinin koltuklarımızda oturduğunu gördük. Gülerek “sanırım koltuklar bize ait” dedim, doğal olarak da bir tepki bekledim, ama Serezli çiftinin tepkisi “oturmayalım bir yere zaten / burası bize boş denmişti” şeklinde ve gayet soğuk bir tavırla olunca, sanatın insanları incelttiği konusunu bir daha düşünmeye başladım.

Mayıs’a dair daha çok not olsa da, sıcak hazaran*da neler var bakmak lazım

Çoğu sanat kuruluşu etkinliklerine son verirken, Akbank Sanat’ın programı oldukça canlı bu ay için. 31 Mayıs – 5 Haziran arası Deleuze konferansları ile başlayan ay, 10 Haziranda başlayan caz günleri, çeşitli seminer ve atölyeler ile devam ediyor. Ayın kaçırılmaması gerekenleri, Deleuze konferansları ve caz günleri kapsamında 23/24 Haziran’daki Mich Gerber performansı.


İKSV’nin düzenlendiği ve bu sene 38. Gerçekleştirilen Müzik Festivali 3-30 Haziran arasında gerçekleşecek. LA VENEXIANA "Venedik'te Aşk" müzikali, Chopin Cazla buluşuyor, Bir Yolculuğun Güncesi benim seçtiklerim.

Kısa kısa

Müzik festivali bitmeden Jazz festivali biletleri satışa çıktı.

İstanbul Modern Gelenekten Çağdaşa sergisini 20 Haziran’a kadar uzattı.

4 Mayıs – 18 Temmuz arasında Fernando Botero’nun yapıtlarından oluşan “Botero” sergisi Pera müzesinde. Sergi süresince çocuklara farklı yaş gruplarında gerçekleştirilecek eğitim programı verilecek.

Benim küçük ajandama sığanlar bu kadar bu ay için, sizinki daha dolu umarım.

Sanat dolu günler dilerim...

Tuğba Makina

*Haziran : Süryanice’de sıcak hazarandan gelir.

30 Mayıs 2010 Pazar

AYRICALIK AYRIMDAN GELİR

video

Bu insan hakları ile ilgili hazırlanmış bir görsel. İzlerken, insan ister istemez etkileniyor. Bence başarılı bir çalışma olmuş. Yalnız merak ediyorum, görselde emeği olanlar ya da “o zamanlar gelecek mi?” diyenler, o güne ulaşmak adına gerçekten bir şey yapıyorlar mı?

O “bebek”lerde bile bir çingene bebeği ile kraliyet torununu aynı görebiliyorlar mı?

Kendime soruyorum sonra bu soruyu, cevabı "hayır". Bu cevabın altında, bir toplumsal kültür kodlaması, ailesel bakış, kişisel entellektüel bakış açısı... vs bir sürü değişken var tabii ki. Ama sonuç pek değişmediğine göre, çevresel faktörler bazı konularda büyük değişimler yaratmıyor.

İnsanların özlük haklarının eşit olması gerekir; cinsiyeti, ırkı, ten rengi, dili ayrım noktasıdır ama ayrıcalık ayrımdan gelir. Kadın, erkek, eşcinsel, siyah, beyaz... hepsi insan evet ama ayrı ayrı söylendiğinde ötekileştirecek terimler değil bunlar. Ayrıcalıklarımızın utanacak ya da övünecek şeyler olmadığını bilmek, belki de esas nokta. Ne gariptir bunun herkes farkında sanki, fakat ülkeler halen ötekileştirilerek bölünüyor, aydın (!) söylemler yardımıyla.

Farkında olduklarımızı dile getirebileceğimiz günler dileğiyle.

Tuğba Makina

20 Nisan 2010 Salı

YENİLERİNİ YERİNE KOYMAK BİR YANA ELİMİZDEKİLERİ ÖLDÜRÜYORLAR!

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'na,

Biz aşağıda ismi bulunan, sinemaseverler, festivalseverler ve kültürel mirasımıza sahip çıkmak isteyenler olarak 86 yıllık geçmişiyle, anılarımızın, gençliğimizin, kültürümüzün, sinemamızın içinde büyük bir yer eden, Yeşilçam sokağındaki tarihi Emek Sinemasının kapatılmasına ve yıkılmasına karşıyız.

Nihai çözüm Emek Sineması'nın, Türk ve dünya sinemasının festivallerde gösterilen seçkin örneklerini seyircilerle buluşturan, Türk ve yabancı yönetmenler ve oyuncuların katılımıyla film sonrası söyleşileri düzenleyen, belirli haftalarda yeni Türk yönetmenlerine, sinema öğrencilerine ve yetenekli kısa filmcilere eserlerini gösterme imkanı sağlayan, sinema sarayı geçmişine ve binasına, Türkiye'nin sembol sineması olma özelliklerine yaraşır bir sinema ve film merkezine dönüştürülmesi, kısaca Emek Sineması ve Film Merkezi olmasıdır.

Yukarıda okuduğunuz metin http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/ adresinde Emek Sinemasının yıkılmasına karşı bir duruştur. Farkında mısınız kuraklaşıyoruz?

1 Nisan 2010 Perşembe

NİSAN'IN NEFESİ

Yaşamak için çalışmakla, çalışmak için yaşamak yer değiştirince, insan önce “kendinden” feragat etmeye başlıyor yazık ki. Arkadaşlarınız ile görüşemiyor, planlarınızı gerçekleştiremiyor, aldığınız kitapları okuyamıyor, taslak halindeki yazıları tamamlayamıyor ve sonunda tahammülsüz bir android olarak, insansız bir topluluğun ürünü oluyorsunuz. Umarım baharın ilk günlerinde hala şehirde güzelikler varken, hepimizin bir nefeslik vakti olur.

İstanbul Film festivali gösterim alanlarında bu sene Emek yok...

Yılın son demleri oldukça dolu, İksv’nin düzenlediği İstanbul Film festivali 3-18 Nisan tarihlerinde artan film kategorisi ile İstanbullularla olacak. Festivalin , benim adıma, hayal kırıklığı bu sene Emek sinemasında gösterim bulunmaması; yine de seçkimde birçok film var; katılmak isteyenlerin acele etmesi lazım, biletler neredeyse tükenmiş durumda. Pariste Son Konser, Yenmek, Troçki, Geride Kalan, Aşkın Son Mevsimi benim seçtiklerimden.

Sinema dersleri...

Aksanatta film festivali kapsamında gerçekleşecek etkinliklerin, sinema ile yakından ilgilenenler tarafından kaçırılmaması gerek. 11 Nisan’da , Estonyalı canlandırma ustası Priit Parn, fikirlerin yap-bozunda senaryo kurmanın tekniklerini anlatırken; 16 Nisan’da, Marco Bechis, Roberto Olla, Amira Hass, Marja Ruotanen, Sırrı Süreyya Önder, Alin Taşçıyan’ın katıldığı “Film, insan haklarının yüzü mü?” adlı etkinlik ise , insan hakları – özgürlük – sinema çokgeninde geçeceğe benziyor.

Tiyatronun tadı başka...

10 Mayısta başlayacak olan Tiyatro festivalinin biletleri de 3 Nisanda satışa çıkacak. Tiyatro festivalinin en güzel yanı, sahnenin fesival atmosferinde nefes alıyor olması. Konuları itibari ile de oldukça cesaretli oyunlar var bu sene. Ölüleri Gömün, Şehr-ü Evlâd'üz-Ziyan: Kayıp Çocuklar Şehri, Yine bir Gülnihal, Vanya Dayı benim oyunlarım.

İŞ Sanat’ta dans...

İş Sanat bünyesinde 21-22 Mayıs’ta gerçekleşecek “Tango Metropolis” uzun zamandır beklediklerim arasında, tam bir ziyafet olacak diye düşünüyorum. Biletler satışa çıkmış durumda, bilmeyenlere duyurulur İş Sanat etkinlik biletleri birkaç ay öncesinden satışa çıkar ve son güne bilet bulmak oldukça zordur (tecrübe ile sabit :)).


Kayra restoran haftası Bağdat Caddesinde...

Kayra restoran haftası Kasım’da Nişantaşındaydı, bu ay da Bağdat Caddesinde olacak. Mekanlara özel mönüleri ve değişik şarapları tatma imkanı ile şarap severlere adeta bir damak festivali sunuyor. Etkinliklere 30dan fazla mekan ev sahipliği yapacak. Etkinlik çerçevesinde partiler de var, 4 Nisan Pazar günü Saloon Suadiye’deki Latin Jazz partiyi de özellikle tırnak içine almak gerekiyor.

Çok daha fazlası var İstanbul’da bu ay ama ben listeme bunları sığdırabildim. Nisan tadından mahrum kalmamanız dileğiyle.

Tuğba Makina

1 Nisan’10

14 Şubat 2010 Pazar

SERAFİM


Ben Serafim'im
Tanrı'dan güçlüymüşçesine
Korumaya kalktım O'nu

Altı kattan düştüm
Altı kez irkildim
Gördüklerim karşısında

Altı kanadım olduğunu hissettim

Düştüğüm altı katın
Altıncısından
Altı kat yukarı çıktım
Yandı tüm kanatlarım

Tuğba Makina - Şubat'10

*Resim : DevinArt sitesinden alıntılanmıştır.

4 Şubat 2010 Perşembe

ÇELİŞKİLİ İLİŞKİLER

* Baydemir’e koruma, Dink’e seni koruyamayız...

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, bir tebligatla Büyükşehir belediye başkanı Osman Baydemir’e, can güvenliğinin tehlikede olduğunu, ihtiyacı olması halinde koruma sağlanabileceğini bildirdi. Benzer kurumlardan Hrant Dink’e “ kendine dikkat etmelisin, seni biz bile koruyamayabiliriz” denilmişti. Ya Baydemir’in karşısındaki tehlike Dink’in karşısındakinden küçük (!), ya da devletin organları büyük bir hızla güçleniyor (!).

* Biz Doğulu bir ülkeyiz Batılı yaklaşımlarla sorunlarımızı çözemeyiz ama AB sorunlarımıza insancıl çözümler üretiyor...

Geçen haftalarda Milliyette Can Dündar’ın Şemdin Sakık ile yaptığı röportajı yayınlandı. Sakık röportajında PKK’ya silah bıraktırma ile ilgili konuşurken, “Doğuda silah namustur, silahsızlandırma yoluna gidilmemeli” diyor ve ekliyor “biz sorunlarımızı İngiltere-İrlanda örneğinde olduğu gibi çözümleyemeyiz, biz Doğuluyuz”. Konuşmasının devamında Türkiye–AB ilişkilerine geliyor konu ve “Türkiye AB’den vazgeçmemeli AB sorunlarımıza insancıl çözümler getiriyor” diyor. “Sakık Avrupa’nın haritadakini yerini mi şaşırdı acaba” diyorsunuz ister istemez.

İki hafta kadar önce aldığım bu notları, bu kadar “faili meşhur” yıldönümü üst üste gelmişken yayınlamayı, gündemden çıkar sağlamak olarak gördüğüm için şimdi yayınlıyorum. Bana bu yüzden kızan arkadaşlarıma sevgiyle...

Tuğba Makina – Ocak’10

10 Ocak 2010 Pazar

YOK OLUŞ


Çıt

Çıt etti bir şey, uykuya dalmak üzereydim uyandım. Yoktur bir şey dedim,yat uyu , rüzgardandır.

Pıt

Pıt etti bir şey, merak ettim; uyku tatlı geldi. Yine kalkıp bakmadım.

Nice zaman olmuş dalmışım; pat, pat etti bir şey. Ilık bir şey aktı ağzımdan aşağı ; kalkmak istedim kalkamadım.

Tuğba Makina'09


Fotoğraf fotoiz sitesinden alınmıştır.

YENI BAŞLANMIŞ DEFTERIN BOŞ KALAN İLK SAYFASI - OCAK


Yeni başlanmış bir defterin ilk sayfası nasıl özenle boş bırakılırsa, öyle boş bıraktım yeni yılın ilk günlerini... Hiçbir şey yapmak istemeyerek girdim, çift sayılı bu yıla. “Çift” olmak tehlikelidir, çünkü kimilerine göre kabulur edilir, ki “İki aslında ‘bir’de kaybolur”...

Ne varmış Ocak ayında Aralık’tan arda kalanlar dışında derseniz, gariptir ama kayda değer bir şey yok aslında. Her şey kaldığı yerden araya bir belirteç bile koymadan devam ediyor. Ve her şey kaldığı yerden devam ederken, durup geçmişe bir bakma ihtiyacı doğuyor insanda...

Ocak Ayı şiir olsun hepimiz için...

Bir Adam

Korku dağlarının yürekçisi,
Ölüm denizlerinin kürekçisi;
Öyle suskun oturuyor şişesinin başında,
İçtiğinin hem hırsızı, hem bekçisi.

Onu kırmış olmalı yaşamında birisi.
Dinledikçe susması, düşündükçe susması...
Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi,
Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası.

Özdemir Asaf

Keyifli pazarlar dilerim...

Tuğba Makina

Fotoğraf fotoiz sitesinden alınmıştır.